top of page
  • Twitter
  • Facebook
  • Instagram

YAZAR ŞAİR TAYFUR BOZKURT

ŞAİRİN DÜNYASINA HOŞGELDİNİZ

SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ


SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ
SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ


SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ


Bu bir mektup gibi dursun; ama adresi yok. İsim yok, yer yok. Sadece zamanın içinden sızan bir ses var. Geçmişe yazılmış, geleceğe bırakılmış, bugünde mühürlenmiş bir ses… Bu satırlar, hem yaşanmışlığın izini taşır hem de kurgunun merhametine sığınır. Çünkü bazı gerçekler, doğrudan anlatılınca insanı yaralar; kurguya sarılınca iyileşmeye başlar. Ben de öyle yapıyorum: Gerçeği saklamadan, kimseyi açık etmeden; bir kalbin içini, bir başka kalbin anlayacağı kadar anlatıyorum.


SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ
SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ






SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ

I. Mazinin Kıyısında: Başlangıçların Sessizliği

Seni ilk kez gördüğüm günü anlatmayacağım; çünkü bazı başlangıçlar, anlatıldıkça sıradanlaşır. O günün rengi vardı: akşamüstüyle sabah arası bir gri. Sesin vardı: kalabalığın içinden seçilen bir sükûnet. Ve bende, o an fark etmediğim bir şey vardı: içimde yıllardır kapalı duran bir kapının anahtarı. Biz, birbirimizi tanımaya başlamadan önce bile birbirimize benziyorduk. Aynı cümlelerin yarım kalmış yerlerinde duruyor, aynı şarkıların en sessiz kısmında gözlerimizi kaçırıyorduk. Sen konuşurken ben susmayı öğreniyordum; ben susarken sen anlamayı deniyordun. İlişkimiz, dışarıdan bakana göre sıradan bir hikâyeydi belki: iki insan, iki hayat, iki ayrı yorgunluk. Ama içeriden bakınca, her gün yeniden kurulan bir ev gibiydi. Bazı günler duvarları sağlamdı; bazı günler rüzgâr, en küçük çatlaklardan içeri girip her şeyi üşütüyordu. Sana söyleyemediğim ilk söz şuydu: Ben seni sevmeye başladığımda, kendimi de sevmeyi denedim. Çünkü insan, birini severken kendi içindeki karanlığı da taşır; ve o karanlık, sevdiğinin omzuna yaslanmak ister. Ben yaslanmadım. Yaslanamadım. Kendi ağırlığımı sana yüklemekten korktum. Birlikte yürüdüğümüz günler oldu. Yürürken konuşmadığımız, konuşurken yürüyemediğimiz günler… Bazı akşamlar, aynı masada oturup iki ayrı yalnızlık içtik. Senin gözlerin bir şey anlatıyordu; ben o dili geç öğrendim. Bazen bir kelimeyi yanlış seçtim. Bazen doğru kelimeyi seçip yanlış zamanda söyledim. Çünkü ben, sevgiyi ‘doğru cümle’ sanıyordum. Oysa sevgi, bazen cümle değil; bir bardak suyu uzatırken parmakların titremesidir.



SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ
SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ

SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ

Seninle ilgili en çok şunu hatırlıyorum: Bir şeye gülerken gözlerin önce kısılır, sonra birden açılırdı. Sanki gülüşün, içinden çıkıp dünyaya bakardı. Ben o bakışa alıştım. Alışmak, insanın en büyük zayıflığıdır; çünkü alıştığı şeyi kaybedeceğini düşünmez. Sana söyleyemediğim ikinci söz şuydu: Ben bazen seni değil, senin yanındayken olduğum hâli sevdim. Bu bir suç değil; ama bir itiraf. Çünkü senin yanında, daha iyi bir insan olabileceğime inanıyordum. Senin gözlerin, bana kendimi daha temiz gösteriyordu. Sonra günler geçti. Biz, birbirimizin alışkanlığı olduk. Alışkanlık kötü bir kelime değil; bazen en büyük sadakat, alışkanlığın içinden geçer. Ama alışkanlık, aynı zamanda bir körlük de getirir. Senin gözlerinin altındaki yorgunluğu, ben ‘geçer’ sandım. Benim içimde büyüyen suskunluğu, sen ‘zamanla açılır’ sandın. Bir gün, bir cümle aramızda asılı kaldı. Ne tam söylendi, ne tam geri alındı. O cümle, ayrılığın ilk provasıydı. Biz ayrılmadık o gün; ama içimizde bir şey, sessizce valizini toplamaya başladı.



SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ
SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ




II. SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ Kırılma Anları: Bir Evde İki Mevsim

Aşk, bazen aynı evde iki mevsim yaşamaktır. Senin içindeki bahar, benim içimdeki kışa çarpardı. Ben üşürdüm, sen ısınmak isterdin. Ben susardım, sen konuşmak isterdin. Sana söyleyemediğim üçüncü söz şuydu: Ben, ‘güçlü’ görünmek için duygularımı sakladım. Çünkü çocukluğumdan beri öğrendiğim bir şey vardı: Duygu gösteren kaybeder. Oysa kaybetmek, duyguyu göstermekle değil; duyguyu saklamakla başlar. Bir tartışmamız vardı; hatırlıyorum. Konusu büyük değildi. Büyük olan, konunun arkasına saklanan şeydi. Sen ‘beni duymuyorsun’ dedin. Ben ‘duyuyorum’ dedim. Ama duymak, sadece sesin kulağa gelmesi değilmiş; duymak, kalbin de o sese yer açmasıymış. O gün, senin gözlerin doldu. Ben gözlerine bakamadım. Çünkü gözyaşı, insanın en çıplak hâlidir. Ben çıplaklıktan korktum. Sana söyleyemediğim dördüncü söz şuydu: Ben senin gözyaşını görünce, kendi içimdeki bütün ağlamaları hatırladım. Ve o hatıra, beni susturdu. Sonra bir süre, her şey ‘idare eder’ oldu. İdare etmek, sevginin düşmanı değil; ama sevginin yorgunluğudur. İdare ederken, insan kendini de idare eder. Ve bir gün, idare edecek hâli kalmaz. Seninle aramızda bir mesafe oluştu. Mesafe, kilometreyle ölçülmez. Mesafe, aynı cümleyi kurup farklı şeyler hissetmektir. Mesafe, aynı yatağa yatıp farklı rüyalar görmektir. Sana söyleyemediğim beşinci söz şuydu: Ben, seni kaybetmekten çok, seninle kurduğum ‘biz’ fikrini kaybettim. Çünkü ‘biz’, insanın kendine kurduğu en büyük masaldır. Masal bitince, insan uyanır; ama uyanınca her şey daha gerçek ve daha soğuk olur.



SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ
SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ




III. Ayrılık: Kapının Sessiz Kapanışı SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ

Ayrılık geldiğinde, büyük bir kavga gibi gelmedi. Daha çok, iki insanın aynı odada farklı saatlere bakması gibiydi. Senin zamanın ileri gidiyordu, benimki geride kalıyordu. Aynı cümleyi kuruyorduk ama farklı anlamlar taşıyordu. Ayrıldığımız gün, kapı sert kapanmadı. Ama içimde bir yer, sanki bir daha açılmayacak kadar kilitlendi. Sana söyleyemediğim altıncı söz şuydu: Ben, ‘kal’ demeyi gurur sandım. Oysa gurur, sevginin yanında durunca küçülür. Ben gururumu büyüttüm, sevgimi küçülttüm. Gittin. Ben kaldım. Ama aslında ikimiz de gittik: Sen benden, ben kendimden. Bir daha görüşmedik. Bu cümle, dışarıdan bakınca kısa. Ama içinde uzun bir yol var. Bir daha görüşmemek, bazen bir tercih değil; bazen hayatın iki insanı farklı sokaklara savurması. Ben seni unutmadım. Unutmak, bir şeyi silmek gibi sanılır. Oysa unutmak, daha çok bir şeyi başka bir yere kaldırmaktır. Sen, bende bir çekmecede kaldın. Her gün açmadım o çekmeceyi. Ama bazı geceler, uykusuzlukla birlikte açıldı.

IV. Görüşmediğimiz Yıllar: Hatıranın İnce Sızısı

Sana dair hatırladığım şeyler, büyük anlar değil. Küçük anlar. Bir bardak suyu masaya koyuşun. Bir kelimeyi yanlış söyleyip gülüşün. Bir şeye kızıp sonra hemen yumuşayışın. Bazen kendime kızdım: ‘Neden daha çok konuşmadın?’ diye. Bazen sana kızdım: ‘Neden daha çok sormadın?’ diye. Sonra anladım: Biz, birbirimizi sevmenin dilini biliyorduk; ama birbirimizi iyileştirmenin dilini bilmiyorduk. Sana söyleyemediğim yedinci söz şuydu: Ben, sevgiyi bir sınav gibi yaşadım. Başarılı olursam kalacaksın sandım. Oysa sevgi, başarıyla ölçülmez. Sevgi, bazen sadece kalabilmektir. Yıllar geçti. Ben başka insanlarla tanıştım. Senin yerini kimse doldurmadı; çünkü kimse birinin ‘yerini’ doldurmaz. Her insan, başka bir boşluk açar, başka bir doluluk getirir. Ama her yeni tanışmada, içimde bir karşılaştırma başladı. Bu adil değildi. Kimse, geçmişin gölgesiyle yarışmak zorunda değil. Yine de insan, fark etmeden yapıyor. Sana söyleyemediğim sekizinci söz şuydu: Ben seni bir ölçü birimi yaptım. ‘Bu kadar sever mi?’ ‘Bu kadar anlar mı?’ ‘Bu kadar kalır mı?’ diye. Ve her ölçü, bir gün insanı yorar.

V. Geleceğe Yazılan Mektup: Henüz Tanımadığım Sana

Şimdi, henüz tanımadığım sana yazıyorum. Belki bir gün bu satırları okursun; belki hiç okumazsın. Ama ben yine de yazıyorum. Çünkü bazı cümleler, muhatabına ulaşmasa da yazanı iyileştirir. Sen, gelecekte beklediğim kadın… Adını bilmiyorum. Gülüşünü bilmiyorum. Hangi şarkıda durup hangi şarkıda yürüdüğünü bilmiyorum. Ama senden bir dileğim var: Benimle karşılaştığında, bende geçmişin izlerini görürsen korkma. Çünkü iz, yara değildir; iz, iyileşmiş bir yerin hatırasıdır. Ben geçmişte, sevgiyi susarak korumaya çalıştım. Seninle, konuşarak korumak istiyorum. Ben geçmişte, kırıldığımda içine kapandım. Seninle, kırıldığımda ‘kırıldım’ demek istiyorum. Ben geçmişte, ‘güçlü’ görünmek için duygularımı sakladım. Seninle, güçlü olmanın bazen ağlayabilmek olduğunu öğrenmek istiyorum. Sana söyleyemediğim dokuzuncu söz şuydu (bu kez sana değil, kendime): Ben, sevgiye hep geç kaldım. Ya çok erken verdim, ya çok geç söyledim. Seninle, zamanında sevmek istiyorum. Gelecekteki sen… Eğer bir gün benimle aynı masaya oturursan, bil ki ben masaya sadece kendimi değil, geçmişimi de getiriyorum. Ama geçmişimi sana yük olarak değil, ders olarak getirmek istiyorum. Senden bir temennim daha var: Beni ‘tamamlamanı’ istemiyorum. Ben tamamlanmak için değil, paylaşmak için gelmek istiyorum. Çünkü iki yarımın birleşmesi, bazen iki yarımın birbirini daha çok eksiltmesidir. Sana söyleyemediğim onuncu söz şuydu: Ben, sevgiyi bazen bir sığınak sandım. Oysa sevgi, sığınak değil; birlikte yürünecek bir yol. Sığınak arayan, yolda kalır. Ve eğer bir gün, geçmişteki o kişiyi hatırlarsam… Kıskanma. Çünkü ben onu hatırladığımda, aslında kendimi hatırlıyorum: o günkü hâlimi, o günkü acemiliğimi, o günkü korkularımı. Seninle, geçmişi inkâr etmeden geleceği kurmak istiyorum. Sana söyleyemediğim son söz şudur: Ben, bir daha kimseye ‘görüşmeyelim’ demek istemiyorum. Eğer gideceksek, konuşarak gidelim. Eğer kalacaksak, emek vererek kalalım. Bu günlük burada bitmiyor. Sadece bugünlük susuyor. — İmzasız sözlerim soluksuz ve ıssızdır.


YAZAR ŞAİR TAYFUR BOZKURT


SANA SÖYLENEMEYEN SÖZLERİN GÜNLÜĞÜ



Yorumlar


About Me

YAZAR ŞAİR TAYFUR BOZKURT

I'm a paragraph. Click here to add your own text and edit me. It’s easy. Just click “Edit Text” or double click me to add your own content and make changes to the font.

Posts Archive

Tags

© 2035 by On My Screen. Powered and secured by Wix

bottom of page