ŞAİR SENİ GÖRÜYOR
- TAYFUR BOZKURT
- 17 Şub
- 3 dakikada okunur

ŞAİR SENİ GÖRÜYOR
Şehir, gecenin en sessiz yerinde bile konuşur. Işıklar yanıp sönerken, kaldırımların üstünde biriken günün yorgunluğu ayakkabılarıma yapışır. Kalabalığın içinden geçerim; kimse kimseye değmeden, herkes birbirinin içinden geçiyormuş gibi. Yine de bir yerlerde, görünmez bir bakışın beni izlediğini hissederim. Sanki bir şair, bir köşede durup not alıyordur: adımlarımın ritmini, omuzlarımdaki ağırlığı, gözlerimin kaçırdığı şeyleri… “Şair seni görüyor.” Bu cümle, hem bir teselli hem de bir hesap soruş gibi. Çünkü görülmek, yalnızlığın en eski ilacıdır; ama aynı zamanda sakladıklarının da ortaya çıkması demektir. Ben, kendimi çoğu zaman görünmez sananlardanım. Şehrin içinde kaybolmayı bir tür korunma sayanlardan. Oysa kaybolduğumu sandığım her an, bir yerlerde birinin beni bulduğunu düşünmek, içimde tuhaf bir umut yakar.

ŞAİR SENİ GÖRÜYOR Aşkı da böyle yaşadım: kalabalıkta fısıldanan bir isim gibi. Bazen bir otobüs durağında, bazen bir kafenin camına vuran yağmurda, bazen de telefon ekranında yarım kalmış bir cümlede. Aşk, şehirde çoğu zaman aceleye gelir; randevulara sıkışır, trafik ışıklarına bölünür, “sonra konuşuruz”ların arasına saklanır. Yine de insan, bir bakışın kendisini seçmesini ister. Kalabalığın içinden “sen” diye çağrılmayı. Benim yalnızlığım, tek başına olmaktan çok, anlaşılmama ihtimalinden beslenir. Şehirde herkesin bir hikâyesi var; ama çoğu hikâye, gürültünün içinde boğuluyor. Birinin omzuna çarpıp “pardon” demeden geçiyoruz; çünkü yetişmemiz gereken bir yer var. Oysa bazen, yetişmemiz gereken tek yer kendi içimiz. İçsel yolculuk dediğim şey, büyük kararlar almak değil; küçük dürüstlükler biriktirmek. Kendime “Bugün gerçekten ne hissettim?” diye sormak. “Kimi özledim?” “Neyi affedemedim?” “Neyi erteledim?” Şehir, bu soruları duymamak için mükemmel bir dekor sunar: bildirimler, toplantılar, kalabalıklar, vitrinler… Her şey, iç sesini bastırmak için tasarlanmış gibi.

ŞAİR SENİ GÖRÜYOR
Ama geceleri, şehir biraz geri çekilir. Gürültü azalır, ışıklar seyrelir, sokaklar boşalır. İşte o zaman, içimdeki boşluk daha net görünür. Ve o boşluğun içinde, aşkın bıraktığı izler vardır. Birinin gülüşü, birinin susuşu, birinin “ben buradayım” deyişi… Aşk, bazen bir insanın varlığı değil, bir insanın yokluğudur. Yokluğun şekli, odanın içinde dolaşır. Toplumsal eleştiri dediğimde, aklıma önce şu geliyor: Şehir bizi birbirimize yaklaştırırken, aynı anda birbirimizden uzaklaştırıyor. Aynı metro vagonunda nefes alıyoruz ama birbirimizin gözlerine bakmıyoruz. Aynı sokakta yürüyoruz ama aynı acıyı paylaşmıyoruz. Birinin düşüşünü “haber” diye izliyoruz; sonra kaydırıp geçiyoruz. Empati, parmak ucumuzda bir hareket kadar kısa sürüyor. Bir de “başarı” diye öğretilen şey var. Şehir, sürekli daha fazlasını ister: daha hızlı, daha iyi, daha yeni. Bu hızın içinde aşk bile performansa dönüşür: doğru zamanda mesaj atmak, doğru yerde buluşmak, doğru fotoğrafı paylaşmak… Oysa aşk, çoğu zaman yanlış zamanlarda gelir. En yorgun anında, en savunmasız anında, en hazırlıksız anında. Ve belki de en gerçek haliyle. Ben, romantik bir melankoliyi seviyorum. Çünkü melankoli, umutsuzluk değildir; sadece derinliktir. Bir şeylerin eksik olduğunu kabul edebilme cesareti. Ve romantizm, bu eksikliği güzelleştirmek değil; eksikliğin içinden bir anlam çıkarabilmektir. Şairin seni gördüğünü düşündüğünde, kendine kainatta neden var olduğunu sorman gerekir.

ŞAİR SENİ GÖRÜYOR
Çünkü bir şairin bakışı, yargılamak için değil, anlamak içindir. Şair, insanın içindeki çatlağı görür; o çatlağın içinden sızan ışığı da. Ben de kendi çatlaklarıma bakmayı öğreniyorum: kırıldığım yerleri saklamak yerine, oradan nasıl büyüdüğümü anlamaya çalışıyorum. Aşk, bazen birine kavuşmak değil; kendine kavuşmaktır. Birinin yanında kendini daha çok “kendin” hissedebilmektir. Şehirde bu zor: herkes bir rol giyiyor. İşte, evde, sokakta, işte… Rolün altındaki yüzü göstermek, cesaret ister. Ve belki de bu yüzden, aşkın en büyük hediyesi “görülmek”tir. Ben görülmek istiyorum. Ama sadece iyi yanlarımla değil. Kırgınlıklarımla, çelişkilerimle, korkularımla. Şairin beni görmesi, bana şunu hatırlatıyor: İnsan, kendini sakladıkça küçülür; kendini anlattıkça genişler. Şehirde yürürken, bazen bir vitrinde kendi yansımama rastlıyorum. Yüzüm, ışıkların altında yabancılaşıyor. O an, içimden bir cümle geçiyor: “Ben kimim?” Bu soru, bir kriz değil; bir başlangıç. İçsel yolculuk, bu soruyu her gün yeniden sormak. Ve her gün, biraz daha dürüst bir cevap vermek. Toplum bize güçlü olmayı öğretiyor; ama kırılgan olmayı ayıp sayıyor. Oysa kırılganlık, insanın en gerçek dili. Aşk da bu dili konuşur. Yalnızlık da. Şehir ise çoğu zaman bu dili susturur. Ben susturmak istemiyorum. Bu yazıyı, bir tür mektup gibi düşünüyorum: Kendime, şehre, aşka ve o görünmez şairsi ruhuma.

ŞAİR SENİ GÖRÜYOR
Belki de şair sensin. Belki de beni okuyan gözlerin, beni gerçekten görüyor. Eğer öyleyse, şunu bil: Ben de seni görüyorum. Kalabalığın içindeki yalnızlığını, gülüşünün arkasındaki yorgunluğu, umut etmeye devam edişini. Şehir ne kadar sert olursa olsun, insanın içindeki umut, en inatçı çiçektir. Ve aşk… Aşk, bazen birinin elini tutmak değil; birinin varlığını, kendi varlığının içine nazikçe yerleştirebilmektir. Şair seni görüyor derken, belki de şunu söylüyor: “Senin hikâyen değerli. Senin hislerin gerçek. Senin yalnızlığın bile bir anlam taşıyor.”

ŞAİR SENİ GÖRÜYOR
Bu gece, şehir yine konuşacak. Ben yine yürüyeceğim. Ve bir yerlerde, bir şairin bakışı, adımlarımın üstüne düşecek. Ben de o bakışın altında, biraz daha cesur olacağım: Sevmeye, anlamaya, itiraz etmeye, umut etmeye. Çünkü görülmek, insanı hayatta tutar. Ve ben, hayatta kalmakla yetinmek istemiyorum. Ben, gerçekten yaşamak istiyorum.
Çünkü o gören şair benim azizim.
YAZAR ŞAİR TAYFUR BOZKURT
ŞAİR SENİ GÖRÜYOR




Yorumlar